Showing posts with label nasıl bir devlet. Show all posts
Showing posts with label nasıl bir devlet. Show all posts

16 November 2011

Platon’dan günümüze Devlet (1)

‘Nasıl bir devlet’ tartışmasına geri dönecek olursak, önce birkaç temelli tespit yaparak işe başlamak gerekiyor.

• Herkes huzur ve mutluluk içinde, ideal bir devlet yapısına sahip bir ülkede yaşamak ister, ancak herkesin üzerinde uzlaşabileceği hazır, ideal bir devlet konsepti yoktur.
• Herhangi bir devlet konsepti üzerende anlaşabilen ve uzlaşabilen küçük guruplar varsa da, bunların da bugün artık yeryüzünde yeni bir devlet kurabilecekleri boş topraklar kalmamıştır.
• Mevcut hiç bir devlet, normal şartlar altında, kurmuş olduğu düzen ile hemfikir olmayan gurupların, kendi düzenlerini kurabilmeleri için, ülke topraklarının bölünmesine katiyen razı olmayacaktır.

Peki herkesin yaşamak isteyebileceği bir ülke var mıdır? Varsa bu ülkenin devlet yapısı, ya da devletin temel amaç ve görevleri neler olmalıdır ki, insanlar o ülkeyi yaşanası bir yer olarak seçsinler, mutlu ve huzurlu bir birliktelik içinde varlıklarını sürdürebilsinler. Kendimize dönüp bakacak olursak, mevcut anayasamızda devletin amaç ve görevleri şöyle tarif edilmiştir:

MADDE 5- Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.

Bu tarif yeterli midir?
Yeryüzündeki tüm toprakları paylaşmış olan, Birleşmiş Milletlerce tescilli 193 ülkenin anayasalarında devletin amaç ve görevleri bu veya az çok buna benzer şekilde tarif edilmiştir.
Ancak unutulmamalıdır ki, esas olan yazılı tarifler ya da temenniler değil, uygulamalardır. Uygulamalardan sorumlu olanlar ise yasama, yürütme ve yargı organlarıdır ki, bunlardan biri, ikisi ya da tamamınında zamanla ve belli bir nedenle bir çürüme başlayabilmektedir. En iyi temennilerle yola çıkan bir devletin dahi, cennet bir ülkeyi cehenneme dönüştürebileceğinin örneklerini hepimiz kendi yakın tarihimizde defaten yaşamışızdır.

Peki en büyük ideallerle kurulan bir sistemde ne oluyor da, real devlet dejenere olma eğilimine girebiliyor? Platon ideal devletini anlatabilmek için önce çürümeye bir örnek olarak Atlantis’i seçmiş, efsane şöyle:

“Tanrılar yeryüzüne inmişlerdi... Gezegenin üzerinde yapılacak işleri paylaştılar. Baş tanrı Kronos'un oğullarından Poseidon'a denizlerin ve ırmakların tanrısı olmak görevi düştü. Poseidon kendisine yaşam alanı olarak adalar ülkesini, Atlantis'i seçti.

En ortadaki adanın en ortasında her yerden daha verimli bir ova vardı. Ovanının ortasından göğe doğru yükselen dağın tepesinde dünyalılardan Euenor ile eşi Leukippe yaşardı. Kleito adında bir tek kız çocukları oldu. Kleito evlenme çağına geldiğinde annesi ve babası öldüler. Kleito'ya aşık olan Poseidon onunla birleşti. Kızın oturduğu dağın tepesine yerleştiler. Etraflarını kah geniş kah daha dar bir sıra deniz bir sıra karadan oluşan halkalarla örerek insanoğlu için ulaşılmaz bir yaşam alanı yaratan Poseidon, topraktan da biri sıcak biri soğuk iki su kaynağı çıkardı. Bu sayede adada her çeşit bitki bolca yetişmekte, her türden canlı uyum içinde yaşamlarını sürdürmekteydi.

Poseidon'un Kleito'dan beş kez ikiz erkek çocukları oldu, onları büyüttü ve eğitti. Adayı on parçaya bölerek ilk ikizlerden önce doğana üzerinde anasının evinin de bulunduğu en geniş ve en verimli toprakları verdi ve onu bütün kardeşlerin ve adanın kıralı yaptı. Ötekilere de, birçok adam ve geniş topraklar dağıtarak birer hükümdarlık bıraktı.

Poseidon adanın kıralı yaptığı oğluna Atlas ismini vermişti. Ada ve onu çevreleyen okyanus da adlarını bu ilk kraldan alırlar. Okyanusun tüm adalarına hükmeden Atlas'ın soyu giderek çoğaldı, itibarları arttı, krallığın şan ve şerefi nesiller boyu sürdü. Halkın ve ülkenin ihtiyacı olan her şeyi ada onlara vermekteydi. Yapı için gerekli türlü malzeme ve madenler, her türden ehli ve yabani hayvan, onları yetesiye besleyebilecek, göl, ırmak, ova ve otlaklıklarla dünyanın en güzel kokularını saçan, özlerinden içkilerin, şifa veren ilaçların, yağların yapıldığı kökler, otlar, çiçekler ve ağaçlar, beslenmek için muhtaç oldukları zahire, türlü sebzeler, tüm kabuklu ve yumuşak meyve çeşitleri görülmemiş güzellikte ve sayısız denecek kadar bol yetişmekteydi. Adanın sunduğu doğal zenginliğin bilinci içinde evlerini ve kentlerini imar ederek zevkle süslediler. Kullandıkları sular Poseidon'un kutsal ormanına geri dönmekte ve buradaki her cinsten ulu ağaçları beslemekteydi.

On kraldan her biri kendi topraklarında yasaları koyar, hizmetleri düzenler ve denetlerdi. Kralların birbirleri üzerindeki nüfuzu Poseidon'un yasaları ile düzenlenmişti. Geleneksel olarak her beş yılda bir toplanırlar, hepsini ilgilendiren işleri görüşürler, içlerinden yasaya aykırı davranan olmuşsa muhakeme ederlerdi. Karar vermeden önce toplandıkları kutsal tapınağın sütunlarına yazılı yasalara göre hüküm vereceklerine, bunlara karşı gelmiş olanları cezalandıracaklarına, yasalara bilerek karşı gelmeyeceklerine, yasalara uygun olmayan emirler vermeyecekleri gibi onlara aykırı emirlere de boyun eğmeyeceklerine hem kendileri hem sülaleleri adına and içerlerdi. İçlerinden yasalara karşı gelmekle suçlu buldukları varsa onun hakkında verdikleri hükümleri, altın bir levha üzerine yazarlar ve tapınağın duvarına asarlardı.

İçlerinde taşıdıkları tanrıca öz sayesinde adayı nesiller boyunca düşünce ve erdemle yönettiler Zenginlikleri gün geçtikçe çoğaldı. Birbirlerine, ne olursa olsun yumuşak, doğru ve düşünceli davrandılar. Ölçülü yaşadılar, erdemle sevgi buluştuğunda zenginliklerin çoğaldığını, zenginliğin peşinden koşulduğunda ise sevginin de erdemin de birlikte yok olacağını bildiler. Nesiller boyu mutlulukları sürdü.

Dünyalılar ile sık sık birleşmeleri yüzünden içlerindeki tanrıca öz zamanla azaldı. İnsanlık özü üstün gelmeye başladı. Yaşadıkları refahı hazmedemeyenler soysuzlaştılar. Gerçek değerlerin en güzellerini kaybettiler. Gerçek bahtlılığın ne olduğunu bilmeyenlere, artık birer zorba ve aç gözlüden başka bir şey olmadıkları zaman bile büsbütün güzel, büsbütün bahtlı göründüler.

Evrende durmadan değişen, her şeyi gören tanrılar tanrısı Zeus, bir zamanlar düşünce ve erdemin yönettiği soyun bahtsızlığını fark ettiğinde, onların akıllarını başlarına getirmek için bütün tanrıları kutsal evinde bir araya topladı. Onlara dedi ki...”

Böyle bitirmiş Platon Kritias adlı eserini aniden, 10.000 yıl önce batmış olduğu söylenen Atlantis'i anlatırken.

‘Nasıl bir Devlet’ devam edecek.

02 November 2011

Aşağıdakiler, Yukarıdakiler

Bu adı taşıyan bir tv-dizisi vardı bir zamanlar. Özel kanallarımız var mıydı tam hatırlamıyorum, ancak türk dizilerinin yokluğunda halkımız yabancı dizilerle yatar, yabancı dizilerle kalkardı o günlerde. Dizi meraklısı olmamakla birlikte, muhtelif dost, akraba ziyaretlerinde hasbel kader bir kaçını seyretmiş, hatta bazılarına ilgi dahi duymuş olduğumu itiraf etmeliyim. Bu da o dizilerden biriydi. Bilmeyenler için, kısaca hatırlatmam gerekirse, geçen yüzyıl başı İngiltere’sinde asilzade bir ailenin malikhanesinde, soylular ile hizmetkarlar arasında geçen bir efendi-uşak ilişkisi ele alınıyordu bu dizide. İlginç olansa, yerli benzerlerinden alışık olduğumuz sınıfsal kavga ya da farklılıkları konu alan bir dram, ya da aşağılayıcı bir komedi yerine, sınıflar arası bir uyum ve uzlaşı platformunda gerçekleşen bir bilgeler kongresini seyrediyor hissine kapılıyor olabilirdiniz.

Dizinin adından da anlaşılacağı üzere yukarıdakiler evin zengin, soylu, eğitimli sahipleri, aşağıdakiler ise evin alt katında yaşamlarını sürdüren emekçilerdi. Tarihin derinliklerinden gelen bu sosyal ya da sınıfsal farklılık her zaman, her yerde tartışılmış, toplumsal ya da siyasal ayrışım ve kavgalara olduğu kadar, çok sayıda yazıya ya da diziye de konu olmuştur.

Ancak bu dizinin kahramanları sınıfsal ayrımı hoşgörü çerçevesinde kabullenmişler, birlikte yaşamı uyum ve harmoni içinde sürdürüyorlar. Efendiler efendi olabilmenin derin eğitimini almışlar, aşağıdakileri küçümsemiyor, onları ezmiyor, onlara haksızlık etmiyorlar. Aynı uşakların uşaklığı liyakat ile sürdürmekten gocunmadıkları gibi; onlar da sınıfsal konumlarından şikayetçi olmaksızın, sorumluluk bilinci ve efendi olmayı bilene uşak olmak meziyettir yaklaşımı içinde, görevlerini yerine getirmekle meşguller. Gerek evin güncel meseleleri gerekse ülkenin geleceğini ilgilendiren konular hakkında tarafların kendilerine özgü fikirleri olduğu gibi, aralarındaki siyasi tartışma ve fikir alışverişleri her zaman nezaket ve hoşgörü kurallarına uygun olarak gerçekleşiyor. Konumlar hazmedilmiş ve sindirilmiş, efendi-uşak, ya da fakir-zengin çatışması gözlemlenmiyor. Uşaklar evi yönetiyor, efendiler de ülkeyi. Aşağıdakiler günü tasarlarken, yukardakiler geleceği tasarlıyorlar. Yukarıdaki aşağıdakinin hakkını verdiğinden midir bilinmez, aşağıdaki yukarıdakinin koltuğuna oturmayı aklından bile geçirmiyor.

Demokrasiyi hazmetmiş insanların ülkelerinde sınıflar arası ilişkilerdeki bu olgunluk bizim ülkemizde kimilerine yabancı gelecektir. Benim nereden aklıma geldi şimdi bu dizi onca yıl sonra, diye soranlar olacaktır. Son zamanlarda ortalıkta çok farklı mutluluk istatistikleri dolaşmaya başladı; birilerine göre ülkemizde yaşayanlar büyük oranda mutlularmış, bir diğer araştırmaya bakarsanız da tam tersi. Her zamanki gibi birileri yalan söylüyor.

Mutlu olunan bir evde huzursuzluk yaşandığı pek görülmemiştir. Ancak, evde herkes kendini patlamaya hazır bir barut fıçısı gibi hissediyorsa, orada birşeylerin yanlış işlediğini söylemek için müneccim olmak gerekmez. Ortak bir düzenin bozulması, genel olarak ortaklardan birinin ya da birden fazla sayıda ortağın başlangıçta mutabık kalınan ortaklık sözleşmesine yakışmayacak bir tutum içine girmesi ile ortaya çıkar. Tarafların karşılıklı beklentileri, hakların ve görevlerin deklare edildiği ortaklık sözleşmesi ile belirlenmiştir. Yöneten ya da yönetilen, taraflardan biri karşı tarafa bilerek yalan bir vaadde bulunmuşsa, ortada etik bir sorun var demektir. Yok, kişi tüm iyi niyetine karşın, vaadlerini yerine getiremiyorsa, bu kez de onun kendini ya da işini bilmediğini gösterir. İki durumda da, ev iyi yönetilemediği için, düzen bozulur, birinci durumda neden ahlaksızlıktır, ikinci durumda ise ahmaklık; aynı tespitleri ülke yönetimleri için yapmak da gayet olanaklıdır.

Bilgi, birikim, beceri, sorumluluk ve dürüstlük kaliteli bir işin teminatıdır. Ya da cümleyi tersinden kurmak gerekirse, o bütünlüğü ruhunda barındıran zekadır ki, mutluluğa da, huzura da açılan kapının anahtarı da odur. Nasıl ki ehliyetsiz bir şöförün trafiğe çıkmasına izin verilmiyorsa, devleti yönetmeye talip olanların da mutlaka ehliyet sahibi kişiler arasından seçilmeleleri gerekir. Nasıl ki bir mühendisin bir bina inşa edebilme ehliyetine vakıf olabilmek üzere yüksek tahsil yapması, diploma alması gerekiyorsa, milletin vekili olmaya talip olan kişilerin de ülke yönetimi konusunda eğitimli ve diploma sahibi olmaları gerekmektedir. Aksi takdirde ülke, işin mahiyetini ve de cidiyetini kavrayamamış ehliyetsiz kişilerin neden olduğu kazalardan kurtulamayacaktır. Ülke insanı cahil kalmış olabilir, kimi neden seçtiğini bilemeyebilir, ama bakan, vekil, bürokrat, yargıç ya da silahlı güçler cahil olamaz, olmamalıdır. Tarihin derinliklerine baktığımızda, belli bir zeka düzeyinin üzerine çıkamayan kişilerce yönetilen toplumlarda, bireyin demokratikleştiğini zan ettikçe özgürlüklerini yitirmekte olduğunu anlamakta geç kaldığını, daha önce de görmüşüzdür.

Bu endişeler bana bu eski diziyi hatırlatmış olmalı; daha açık ifade etmek gerekirse, son askeri darbe ile birlikte takunyalılara teslim edilen ülkem bugün imam hatip mezunları tarafından yönetiliyor, bu da beni oldukça tedirgin ediyor da diyebilirim.